8 Ağustos 2016 Pazartesi

Sinema

Aslında sinemalar da duygusuz biraz…
Bunu ilk sinemaya yalnız gittiğimde fark etmiştim. Yer seçiminde daha önceden ayırtılmış yerler ile aramda bir boşluk bırakamayacağım söylendiğinde tekrar aklıma geldi:
Yalnızlar, yalnız olmayanların yanında, yalnız olarak oturmaya mahkûmdu.
Hele ki bir arkadaş grubunun yanına değil de çiftin yanına denk geldiyseniz… Aman, zehir oldu film.
Bir de aşk filmiyse bittiniz; sarılıp ağlarken çiftler, boş gözlerle perdeye bakarsınız. Sahi ağlamayalı kaç zaman oldu?
Sinemayı en önden izlemeyi çoğunluğun aksine severim ben. Tabii perde mesafesi yeterliyse.
Senden C sırasını istemiştim.
Ödeme mi? Öğrenciyim. İnsan kaç yaşında olursa olsun öğrenciliğin getirdiği nimetlerden kendini alıkoyamıyor. Bir iki lira değil söz konusu olan, öğrenciliğin getirdiği üç kuruşluk avantajları değerlendirmek. Okumak çok zorlu bir işken, kimse pek umursamıyor çünkü seni. Türkiye birincisi bile olsan, illa ki Oxford'da okuyan bir komşu kızı, teyze oğlu falan çıkıyor; başına kakıyorlar.
Kaç kişi mi? Gördüğün gibi tekim. Tek olmaktan da memnunum aslında. Ya da buna memnuniyet değil de alışmışlık diyelim. Mühim olan bir çiftken tek hissetmemek. İşte çiftken tek hissedersen vay haline. Bunun alışılacak bir yanı yok çünkü. Tarifsiz hüzne alışılabilmesi için önce tarif edilmesi gerekmez mi?
Hayatın için bir bilet alacak olsam en önden kestirmezdim biletimi. Dev salonda arkalardan bir sıra, bir kıyak yapıp yanımdakilerle aramda bir boşluk bırakmama izin verirsen sevinirim. Kimseye belli etmeden, karanlıktan faydalanıp çaktırmadan, yavaş yavaş öne doğru ilerleyeceğim çünkü.
İlerlememe de izin verirsen. Vermezsen mi? Tarifsiz hüzün. Tarif edersen bir gün, onu da yazarım.

O gün hangi filme girdiğimi unuttum. Bunun nedeni film esnasında seni düşünmem olabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder